16 Mayıs 2009 Cumartesi

bir gece vaktiydi..

bir gece vaktiydi. bütün böyle zamanlar gecelere örtünürdü
ve gene zamanı eğiyorduk, ben boynumu eğiyordum
ördekler eğiyordu, ördekler ağlıyordu
uzaklardan bir gemi görünürdü,
sen görünürdün sonra
yanında bir başka vücut oluyordu
o vücut ağzını açıyordu kocaman
kocaman açtığı ağzıyla içeriye çekerdi ruhları
vücut yanındakinin suçu değildi, koca bir zaman
hemde en babasından bir çocukluğu
en içine alanından
sonra sen sarılırdın o vücuda
ve seni de yutardı kendisine aldırmadan
ben kaybolurdum sonra
en böyle kendi içine kaçanından
ve bir gece vaktiydi
böyle zamanlar hep geceleri olurdu
ve biz olurduk, olmanın kanamasıyla sen hep o başka vücutlara kaçardın
başka vücutlara ruhunu bırakır boş bir şekilde bana koşardın
onlar seni emerlerdi,
sen onları soğururdun
en böyle vakum gibi olanından
sonra bana gelirdin
gözlerinde gene bir acının örüntüsü
bana gelirdin ve ben
en anne gibi olanından
sana sarılırdım
ve ben en ölümlü olanından
sana ölürdüm
ölürdük
ve bu zamanlar hep bir gece vaktiydi.

13 Eylül 2008 Cumartesi

bir arkadaştan...

Yahuda'nın öptüğü bir aşktı benimkisi, şöyle çok da uzun süre öncesine değil hemen ayağımın dibinde tortulanmış zamana bakınca; siyahlığın içinde bir koyu laciverte sarıldığımı görüyorum. hiç beyaz olmamış ki bu hayatta bizim gibilere. bizim gibi sevenlere... gördüğümüz küçük bir renk sığıltısına koşmuşuz. ve boşaltmışız kendimizi sanki karanlık gene karanlık değilmiş gibi. Kenan ellerinde kaybolan Muhammed sen miydin Yusuf mu ? vEr sancıyı Allah'ım ( are you there? is there anybody hear me?) yalvardığım, güçsüz omuzlara yüklediğim kendimdendir. hakketmeyen omuzlara, kaldıramayacak omuzlara. ne kadar uzun süre geçmiş bilmiyorum düz bir yaz yazmayalı..şiir gibisi yok ama böylesi daha samimi geldi bu bir parçacık samimiyete susadığım saatlerde. Ah be Muhammed nasıl anlamadın ki cahiliye döneminin seni de taşlayacağını. senin de bir O ile dolu olacağın günlerin geleceğini. beni taşladı ve çekti gitti. her türlü bencilliğiyle gitti. o boktan hayatıyla, o sefillikleriyle, sığındığı kutsallarıyla el altından yaptığı pisliklerle, umutları, aşkı, sevgiyi ve güzel olan herşeyi sikip gitti, benden de mi anlamadın be Muhammed. şimdi biliyorum hem bir umut içindesin hemde bir hırs içinde. ama boşver bunları muhammed. acın bile ondan daha değerli. yazık ki sevmişiz...

Örgü

Örgütlü bir mücadelenin işkence gören
bir neferiyim işkence gören örgütlü bir
mücadelenin, bir'leşmiş yıllar cemiyetinden
ve
acı yılların Bir neferiyim işken/ce dilinin
unutulmuş lehçesinin kayıp kelimelerinden
bir
Çocukluğun, yaramazlık altında teninin
Son zamanlar yılların örgütlenmesinden
Neferiyim, yılların örgütlenmesinden acı çeken
Karmakarışık şiirler ören demirci kelimelerinin
Duygular - ki onlar dayak yediğim yel değirmenlerinden
İçinde hiç kin bırakmadan işkence gören
kaybolmuş bir ne/feriyim
Sönmüş, yine de sönen

12 Temmuz 2008 Cumartesi

körlük...

Yarı uzun saçlı bir kabus çökmüştü üzerime

Belki biraz unutulmuşluğun verdiği ızdırabı kullanarak

Ya da belirli periyodlara yayarak acıyı uzatmak adına

Her birisi bir başka elem taşıyan saç tellerini gördüm ben

Tel tel dökülen duaların yönünde binlerce ağıt tutanları gördüm ben

Bir çok kez besteledim en kadimlerin dilinden taşması adına

Yine de bir kere bile dile getirilmemeyi gördüm ben

Yalvarmaları, haykırmaları, kollardan tutup aşağı çeken inançları

O aşkla bakan gözlerin solup gitmesini gördüm ben

En kötüsü hiçbir şeyin deva olamadığı acıları gördüm ben.

Gördüm ve her gördüğümde bir kere daha

Bir kere daha, daha çok çekmek adına dirilmelere gebe olarak

Öldüm ben

14 Haziran 2008 Cumartesi

Tanıyamadım Seni

Tanıyamadın beni

Öyle çokta uzun bir süre geçmemişti

Nereden baksan 3 – 4 ay gibi bir süre

Zarfından çıkan ölümcül bir hastalık gibi

Ellerinde kendine güzel bir mekan edinen ellerim

Bana içten içten işte buldunuz birbirinizi

Ruh eşin, tek yumurta ikizin demişti.

Ama ter bastı her yeri,

Kişiciklerin kişilikleri boğuldu

Yapış yapış ıslaklıkların arasından hayata yapıştık

Bizdik hayat halbuki

Halbuki bizdik hayat

Ayaklarımızı kaldıramazdık -ki yapışmışlığın böylesi

Böylesi görülmemişti. Biz birbirimize yapışırken

Hayata da yapışırdık, intikam misali,

Ama ellerimiz yavaşça kayardı, terden.

Ayrılırdı sonra ellerimiz

İçten içe “bulunmazdı onun gibisi” ,

“Tut hayır tut bırakma” derdi,

Ama tutamazdım

Gülme!! sen olsan sende tutamazdın

Onun tutulamaması doğası gereği

Ve pırıl pırıl parlardı ayalarımız boşlukta.

Parmaklarımız ah o parmaklarımız yakalayabilirdi

Bir nefes sigara son isteği gibi

Yakıverirdik yere düşürmemeye özen göstererek kibriti

Hatta bu öyle bir özen olurdu ki bazen

Ve bazen öyle bir özen olurdu ki söndürmezdik bile ateşi

İşlerdi, soğuk almış parmaklarımıza, kulaklarımızda küçük bir cızırtı

Yanlış bir nota basılırdı bir yerden sanki.

Başımızı kaldırırdık arardık, ellerimizin boşluğunun ateşe doğru içinde

Bir yanlış yerleri işaret eder dururduk

İşaret eder dururduk işte biz bir yanlış yerleri

Sonra kafamızı çevirdiğimizde gözlerin gözlere hacer-ül esved gibi olduğu

Bir değme mekanına ki o tıpkı hacı olmaya benzerdi

Ve sen olmazdın ben olmazdım artık..

Gözler gözleri arar parmakların acısından dışarıya

Taşar ve taşardık, gün gelir aramaya öyle kaptırırdık ki

Bulduğumuzda yeniden yinelenirdi cümleler

“tanıyamadın beni

Öyle çokta uzun bir süre geçmemişti”

Dışarıdakiler üzülür, onlar hep bir şeylere üzülürdü

Neden tanıyamadı biri,

Neden tanıdı diğeri

Neden düştü altının değeri ?

Onlar bir başka evrenin ter basan ülkesinden

Yapışkanlıkları kendi arzularından ileri

Tutardı, tutarlıydı, tutarlardı bizi

Yapıştırırlardı arzularının üzerine

Bu oyunun kuralı böyle

yapışır, derinlere batar biri

diğeri özlemede.

Özlemede diğeri..

09 Haziran 2008 Pazartesi

Seni ( Yani öyle bir sen ki;

Kafamı şu an yazdığım k’ağıda yaslayıp

Ağlatan, sonrasında da uykuyla gelen bir kabus belki…

Yani Cehennemin dibine yapılan bir kazı gibi,

Ya da Cennetin kapısının dibine bırakılan

Anlatmaya çalıştığım işte Senin dibine “elmayı ye diye fısıldayan yılan

Bir küçük ben enkazı gibi

Şehir güneşle sevişmeye başladı yine

Öç, kin, ihanet, acı, sanki

Evet sanki

Birileri fışkırtıyor bu yabancı kavramları

-Si ayşe’nin kedisi

Ve sanki bir nimetmişçesine

Verilecek her türlü suya razı bir tohum misali

Kana kana, dişe dişe içerdik onları…

Seni yani…

O diğer dudağın sahibi,

Benim kutsal kasem olan o dudakların

Ve işte o dudaklar ki

“aşkım”ı da, “senden nefret ediyorum”u da

Saklardı derinlerdeki bir maden gibi…)



Çok ( Çöldeki kumlar kadar arabesk,

Bir masal prensi olsa

Belki,

Herhangi bir papaza,

Herhangi bir kendimi

-do bir külah dondurma

Herhangi bir şekilde

Kalbinde yer alabileceğim bir arsaya

Bir yalan, bir kağıt, endülijansa

S-A-T-I-Y-O-R-U-M

Yani o kadar fazla…

Ve Güneş şehre batmaya başladı

Bedenini sokmaya o naciz dünyaya

Dünyamıza, karargahımıza, çivi tutmayan

O eski mekanımıza

Çivin yoktu elbet ve elbet bir gün düşecektin

-ki sen düşüşüne uçtun, yani bu gerçek kadar fazla

S-A-T-I-Y-O-R-U-M

-Fa gemide bir tayfa

S-A-T-T-I-M!! )



Özledim ( Kusurluca hemde

Geriye, hep geriye dönmek…

İstesem de

Olmayacağını bile bile

Ay sefilleri, sefihleri, ben’leri iterek

Bir kez daha istenilen sonsuz geceye

Zaferini ilan ederek geliyor

Yıldızların boşluğa doğru büyüyen içine

Ki bu hayat sönüyor

Pervane misali girip içine

- Re Yekta nerede??

Ölmeler köyüne gidip

Soğuk bir vuslat içip

Geri dönememeye

Yoktun..

Kusurluca bu yüzden

Olmaması gereken bir akne

Bir kene, bir sülük, bir başka zührevi iğrençlik gibi yapışan üzerime,

Uğraşarak ve uğraşarak asla

Çıkartamadığım gecelerce ve gecelerce

Didindiğim ve didindiğim gizlice

Ağladığım ve ağladığım

Ve ve ve ve ve ve ve ve

Kusurluca özlemede )

30 Mayıs 2008 Cuma

Yalnızım!

Yalnızım! Kadar İlginçsin
Bir Bardak Dolusu Boşluk Kadar.
Kuşlarla İç İçe Elektrik Telleri Olmak
Ya da Olmamak Yalnızım! Demenin Kendisi Kadar.

Sana Yalnızım! Yasak.
Yalnızım! Diyebilmek, En Azılısından Diyebilmek Var
Ki Biraz Elem, Biraz İhtiyar Sosyalliği Dışında
Devir Kötü, Yalnızım! Demek Seni Kalabalık Yapar

Ben Bu Yüzden Bir Kere Bile Yalnızım! Demedim
Kendi Kendime Bile İtiraf Edemedim Çünkü Sarar
Ki Sarar Belki Beni Bir Kendim
Ve Korktum Belki Bu Kendiliğimi "Biz"lik Yapar.

Bir Bataklıkta Boğuldu Yakup, Cansever Adına
Ki Bu Arada Haşim Ağır Ağır, Yalnızlığına çıkar
Elinde Bir Rakı Bardağı, Rindlerin Akşamından kalma Yahya
Yanında İkizler Burcu'nun son Küçüğü İskender Ve Beddualar

Hepsi En Az Yalnızım! Kadar İlginç
Bir Boşluk Dolusu Bardak Kadar
Sokakların Aydınlattığı lambalar
Hiç Birisi Yalan Olmadı, Söylediğin
Bir Yalnızım! Kadar

26 Nisan 2008 Cumartesi

özlem...

ışık kırılırdı odamdaki camlara çarpa çarpa
buna isyan eden tozlar ışıgın içinde raks ederdi
karanlığın yas tutardı varlığına,
ışık azraili
ki bir tutam alacaya kanar, kanar dudaklara
onun kanması, kanaması bir yokluk sebebi
ve yaşasa belki, belki yaşasa manası bir dua idi
bir dua onun manası tüm hayatının,
gözlerimden bir donuk tabloya doğru içine, içeri
akar bu tablodan gözlerime doğru dışarı, dışına
her hangi bir aşk şarkısının en can alan melodisi misali
giyinirdi tekil çokluğuna alacakaranlık kuşağının
en çingine pembesini
soyunurdu bu tip zamanlarda lunapark kimsesizliği
ki çıkarırdı ortaya ruhunun müzik aletleri kıvamında pırıltısını
yazdırırdı bi elem içerisinde bütün bunları
sensino'nun yokluğuna doğru içinde özlemi

01 Nisan 2008 Salı

kayan sıcak beden ve hayatlar...

Çimlere uzanıp ellerimizde birleşmenin sıcak aşınmasını hissederken

Hissederken ellerimizin sıcak aşınmasını ve ter ve ter ve ıslak

Gökyüzüne bakardık en ortopedik omuzlara sahip benliğimizden

Semaya doğru yükselirken, ve göz’bebekleri ve rahatsız edici ağlamalar.

Sorduğum soruya cevap alamadım asla senden

Kayan ışıklara bakıp : öldükten sonra nereye gider yıldızlar?

anladım...

Sıcak, aramızda bir engel kaldırıp atmalı bedenden

Beden, bir engel kaldırıp atmalı ki bitmeli bu manasız hayatlar

Ve hayatlar, bir engel hem de o kadar ki kaldırıp atmalı aşkın üzerinden.

27 Mart 2008 Perşembe

rüzgar ve palyaço



Rüzgar kulağına bir şey fısıldarken kolyesi bir ayrılık şarkısıydı

Herkesin arasında hatta kalabalığın, dostların arasında dahi bulunurken

Hep birisi eksik gibiydi, o geldiğinde yine bir başka o eksik kalırdı

Sigarasının filtresinden kurumuş dudaklarının parçacıklarını toplar

Bakardı, en içindeki zehirin bile en dışarıdaki zararına, bakardı

Gene Sessizliğin koynuna girip çığlığa küfür ettiği bir gecenin ortasında

Rüzgar kulağına bir şeyler fısıldardı

Bilmem hangi kızın fönlü saçlarını,

Hangi tarlanın anız yangınlarını,

Ve yine hangi gözyaşlarını, sırları taşır

Hepsini teker teker ona fısıldardı

O rüzgarla arkadaştı, biz yağmura gebe

O ateşin dostuydu, biz topraktan gel-git oyunlarının

Bir yığın hikaye eteklerimize yığılırdı

Ve biz hepsini bir bir okur ve canlandırırdık

Hepsinin acılarını giyinirdik üzerimize

Ama her zaman rüzgar onun kulağına bir şeyler fısıldadı

Belki gitmeleri hatırlattı, belki de gelmeleri,

Geçilecek nice ovayı gösterdi ya da kadim sırları

Halbuki bize küçücük bir birbirimize ait olduğumuzu bilmek yetecekti,

Belki artacak, belki birkaç fakire de zekatımız olacaktı

Beyazın siyaha aşkını anlatacaktık küçüklerimize

İnkar edecektik belki de, ve belki de inkar edecektik

Savrulan kolyesi bir ayrılık şarkısıydı

Her şeye binaen, bütün yaşayamadıklarımız

Yaşadıklarımıza nazar ederdi

Çünkü daha kötücül ve acıklıydı,

Cehennem zebanileri başımızda istifa dilekçeleri yazar

Birbiri ardına yaşadığımız acılara tükürürler

Olmayan bir cennete koşar adımlarla kaçarlardı

tek inlemeler...

Pek tekin değildi hissettikleri her türlü ateşe dair

Ve onun o dairliği, kambur kambur olur binerdi alacakaranlığa


Ve öyle bir alacakaranlıktı ki kuşağı beline dolansa

ki dolansa o kuşak beline binlerce karabasanın çığlığına gebe.

doğurduğu her küçük acı ile sırların gizli bahçesindeki oyunlarla

bağrışmalarla büyürken hep o acılarına gizli gizli gecelerce sarılır


kurcalarken bozduğu o müzik kutusunun sessizliği ile örülü yalnızlığında

binlerce kere sevgi diye haykırırmış göklere yıldızlara

cevapsızlara da haykırır, cevapsızlıklarına da kırılır

naftalin kokulu, anne kokulu sevgiler isterken hayatında

bir yer sofrası bir de gök sofrasında gelirdi önüne sevgiler

eğilse biri ve uzansa biri, kendi içinde bir ötekine açılan bir gül misali.

Bir boşluğun acılarla ve karanlıklarla tıkılı doluluğunda.

Dudaklarından akardı bi’lal kanın renginden aşkına




Tek in’lemesi aşk’a ölün aşkla ölün aşkta ölün olanlara.

23 Mart 2008 Pazar

özledim...

H/er in/san yalnız doğan bir ölümdür dememiş bil’en bilge

Ve inan ki bilme’yen içinde kaldı, kalbimin en derinliklerinde

Uhu kokusu, onun kokusu, ayrılığa yapışmışlığın kokusu

Doğan güneş batan güneşe aşık, komünal cehenneminde.


Fakat bir gecenin bir diğer geceye düşme olsa arzusu

Hemen oracıkta bölüşseler karanlıkları ve rüşveti

Bir hediye misali olsa döktüğümüz gözyaşları gecelerden gecelere

-ki titan bizler koskocaman hayatın sadece bir anlık eğlencesi

(hemde nasıl böbürlenirdik ve böbürlenirdik nasıl bu dünyanın etrafında

Her dağ bizden sorulurdu ve biz asla sorgulanamazdık ki biz bizdikte onlarda sadece bizdiler ya. Ve biz en sonunda hiçliğin küçücük bir noktası, ki hemde öyle bir yok olan noktası değil miydik ki biz bir bizliğin hiçliğinde egosal çırpınmalarımızı ferman ilan ettiydik ya yedi düvene)


Ve olanca özlemimi yatırdığım lam bile lamelle birleştiğinde

Acı gerçekliğin yüze bir şekilde vurulacağını kestirememiştim

Her şey birleşmeye yönelik engelli koşu bir’inciliği içerisinde

Biz ise ilk engelde lan’et bulaştırdık elimize yüzümüze


Tek kişilik bir kavimdik helak edilesi sensiz bensiz bizsiz

Ve biz hiç olmadık ki bu yüzden lanetli olmamışlığımız bile

İlk engelde ayağı takılıp düşen, yüzü gözü moraran bizlere

Et koydular her türlü acıları geçsin diye.


Uzun lafın kısası, kısasa kısastı ki bu bütün şiir

Sırf seni özledim diye.

Sensino….

22 Mart 2008 Cumartesi

her hangiliğin elması


Her hangiliğin bir nasıllığında gezerken bir gün

Bir çocuğun elmasını çalmıştı

Ağlamalara tıkalı bir maşrapanın her hangi bir mantarı

Nasıllığında bir türbişon ile açılamamıştı

Elmas’ını çaldığı her hangi prensin kazandığı ün

Cennet ve cehennemin kapılarını zorlarken

Nasıllığı belirsiz bir kuşku düştü adı kul hakkı

Ve kul olan hakkı ona göre bir düştü, düşündüğün

Sanrılarını kaybetme korkusunu sancılayan bir gün

Ki her hangi bir nasıllığında gezerken

Gözlerini kapadı

Nasılsa kapadı

Her hangi bir şekilde kapadı

Kapıda kul hakkıyı çıplak gördüğün

Bununla da yaşadığın her hangi coğrafya da övündüğün

El’masasına bıraktığı kıymetlere baktı

Herhangi kıymetlere dair

Kul hakkı buruşturup attı

Bir şekilde dövüldüğün

O sert örsü kıyametten bir gün..



**resim Belgin Balanoğlu'na aittir.

işte ben

Ve bir gece ansızın çöküverdi üzerime

Dizlerinin üstüne çöker gibi yalnızlık

İşte o zamanlarda Uzanır gibi yapardı ruhum

Beyaz fona kan lekeli o soğuk zemine

Eğilse tutuverecek sanki ardı ardına

Sanki bırakıverecekte o pandomimi gökkuşağı rengine

Emanetlere hıyanet edip kıyamette süzülecek sonra

Koşsa gökkuşağı altında

Dursa cennetin dibine.

İşte tamda böyle bir gecede

Dizlerinin üstüne çöker gibi yalnızlık

Ansızın çöküverdi üzerime.

Pencerenin pervazında otururken

Pencerenin içinde,

Pencerenin köşesinde

Caddenin içinde

Caddenin köşesinde.

Geçiverse yere düşen mendillerin sahibi

Ve bir ömür geçiverse kıpır kıpır karınca midesinde

Sanki bugün buradan birisi geçiverse

Değişebilecek mi bilmem

İşte ben yekta, herhangi bir şarkının en tizinde

-ki çökermiş dizlerinin üstünde

Ansızın biraz ben biraz yalnızlık,

İşte orada Ne bulduysak paylaşaktık.

Pencerenin önünde

Pencerenin eşiğinde

İmamın önünde

Musallanın eşiğinde

-belki gidiverse yere düşen gözyaşlarının sahibi

Hem de öyle bir gidiverse ki hiç iz bırakmadan boşluğundan öte

Her türlü dairliğini toplayıp, kendini kendine katlayıp gidiverse

Hiçlik olsa da gitse yokluk ve varlık

Gönlü el verse

Bir el düşen bedenine

Dünyanın içinde

Cehennemin dibinde

Ve bir gece ansızın çöküverdi üzerime

Dizlerinin üstüne çöker gibi yalnızlık

İşte ben yekta, herhangi bir şarkının en tizinde

Kaldırılamayan ölü misali bir ağırlık…

03 Mart 2008 Pazartesi

Spiraller çize çize Domino taşları


Doğumu sanki bir dokunuş gibiydi

Kader tahtasında dizili ve dizili ve

Dizili domino taşlarına küçük bir dokunuş

Yıkıldıkça birer birer adına hayat dedikleri

Asla yıkılanların yerine gelmediği bir yok bir oluş



Siyah puantiyeli yaşamında

Beyaz üzerine çalan o zar inceliğine soyunsa da

Hep biraz eksik olan tahtasında yuvarlandıkça ve yuvarlandıkça ve

Yuvarlandıkça hep bir gelirdi bir gider. Hep yek

Denemedi de değil hani, bir kont bir düşeş edasında

Kış köşesinde dilenirdi bir parça sevgi Allah rızasına

Biraz sevgi azcık fava rakısı sek

Dedim ya bol ışıklı ve alışıklı bünyesi mars olmaya



Mevsimler kaçıp giderken en arkada kış gelirdi hep

Azrail yalnızlığı idi onunki, hep çekip gidenleri görmüştü

Asla uğramadıkları yaşardı hep, bilmeden biriktirse de cebinde

Hep düşürür aşağıya, kırılırdı vazo lisanında, saman sarısı örtü

ve o tek kullanımlık dinlerin elçisi görünümünde

aşk görmüştü, yanlışlık heybesini örmüş,

ölmüştü ve ölmüştü ve ölmüştü!



hani siyah bir obelisk gibi dikildiğinde hayat

etrafında çingene kızları olur dans eden ve

güneş doğar, dalgalar sahile bırakır kundaktaki sesleri

ve kuşlar cıvıldar ya, göz başkasını arar, yüz gülümser ya

yıkılan dominolara inat her seferinde yeni bir doğum olur ya

bütün bunlar senin acına inat ve inat ve inat

işte budur mana-ı kainat hani hep olur ya

17 Şubat 2008 Pazar

o binalar

hepiniz bilirsiniz o binaları
hani o griliği haykıran boyaya aç
herhangi çocuğun herhangi şeyleri
olanca heyecanı ile duvarlarına karaladığı
kaç defa abdest almış yağmurla,
teyemmümü karla
içinde yaşayanları ölü zannettiğiniz o binaları.
-ki ölüdürler gerçekte de.
ve de ki o binaları her gördüğünde,
gökkuşağı, mavi, yeşil, turuncu ve sarı
yarat depremin verdiği acıyı,
ve profili aşktan kanayan yan'aklarını
daya o binaları, sorarcasına hesapsız
ve iğrençce, çığlıkça yapılmış zinaları,

hepiniz bilirsiniz o binaları,
turuncu taçlarının kraliçe yapmadığı
ve griye tok, koyu hüzün binaları
mutlaka görmüşsünüzdür
ürpertmiştir içinizi an be an tanıklığı,
göze gelse iğrençlikler
buruna gelse kokuşmuşluklar
kulağa gelse feryat ve figan
ele değse vıcık ve vıcık
dile gelse daha neler neler
poster izleri, dikiş izleri
yaralarla kaplı duvarları
bir şekilde hepiniz bilirsiniz o binaları

hepiniz bilirsiniz o binaları
içini görmeye çalışmışsınızdır
yükselirken olanca katılığı,
saydamların çağından atılmışsınızdır
o binalara ve o binalar ki taş yapılı,
sert
semsert bir kaya, bir dağ misali, hayallerinize
düşlerinize ve gülüşlerinize çöken karabasan misali
ve misali herhangi bir hüznün
profili aşktan
vesikalık fuhuşlardan
ve iyi bir çocuk olmaya çalışırsınız,
biraz neşe,
boyaya aç hemde açık mavi
belki şirinleri bile görebilirsiniz

çünkü o binaları hepiniz bilirsiniz.

14 Şubat 2008 Perşembe

beybaba ile monolog

efsuniii: acıdım kendime

e: o kadar karanlıkta ve yalnızım ki

e: acıdım bir kere daha

e: kimseyi kabul edemiyorum beybaba

e: onun dışında

e: hiç birisi uymuyor bana

e: hiç birisi

e: kimseyi gözun görmuyor

e: evet

e: ama lanet olsun yani ne diyeyim

e: beybaba

persona: kendine kızıyorsun

e: keşke ölsem diyorum

e: ama

e: yok işte olmuyor

e: ölmüyorum

p: ölmek o kadar kolay değil

p: sen Allahın sevgili kulusun aşkla sınanıyorsun çunku

p: ustelik başkalarına göre yasak bir aşkla

p: en zor soruları en sevdiğine sorar Allah unutma

p: sana bu duyguyu veren O

e: ama neden sadece duyguyu veriyor beybaba _?

e: neden bir kerecikte onu vermiyor

p: sabır zeki çocuk sabır bu sınavın bonus sorusu sabır

p: bir gun mutlaka verecek bunu biliyorsun

p: bilmesen şimdiye karşımda olmazdın

p: çoktan intihar ederdin

e: ama beybaba

e: bu yasak aşk

e: ya

e: ya vermezse asla

e: ya gerçekten beni kendisinden başka kimseyi sevmeyecek şekilde sınıyorsa?

p: aşk zaten yasak bişeydir zeki çocuk

e: peki beybaba..

e: ölmeyi diliyorum artık sadece sabırla..

p: bak bu senin suçun değil kusurun değil

p: böyle olmasını istediyse vardır bi bildiği Allahın

p: kendinle gurur duymalısın bence tutkuyla sevmek herkesin harcı değildir

p: yarın daha farklı duşuneceksin

e: peki beybaba neden ben karanlıklar içindeyken o şu anda barda ?

p: hatta belki beş dakika sonra

e: acaba

e: beybaba ben mi karanlıktayım o mu karanlıkta ?

p: o karanlıkta bundan emin olabilirsin

p: iyi hisset diye söylemiyorum

e: sevgi be beybaba

e: sevgi

e: benim karanlığım zahir de

e: onun kisi batında

e: hangisi ilerde daha çok can yakacak acaba?

13 Şubat 2008 Çarşamba

????

gerçekten kalpten gelen fısıltıları duyar gibi oldunuz mu hiç ?
ve hEr sandığınız hiç oldu mu ?
o küçük bir masal perisi değil dediğiniz oldu mu ?
peki ya siz en griyi giyindiniz mi göz altlarınıza?
peki kaldırsak şu soru işaretlerini?
ya gerçekten sizin hiç sevdiğiniz oldu mu ?
kendinizden başka?
siz en kahverengiyi örttünüz mü üzerinize?
soyundunuz mu aşka?

çok merak ediyor, dünyaya yeni gelmiş bebe misali
siz rahatsız oldunuz mu sorulardan?
peki ya siz memnun musunuz tercihlerinizden?
peki ya paralel evren?
var mıdır başka , aşka mutlu olduğunuz ?
bir kere de adam gibi durup
bir kere de sahip çıktığınız ?
kendinizi bir kenara bırakıp
yalnızca O diye haykırdığınız?
O! O! O!!
peki. siz bilirsiniz elbette.
bizde sizin ciğerinizi
biliriz sizin açlığınızı, acıtmaktan aldığınız hazzı
biliriz sizin korkaklığınızı
maviyi giyinmelerinizi
üşümelerinizi.
biliriz o bataklıktaki çiçeğin kokusunu da
bataklıktan da pis kokar o
siz bilirsiniz elbette/ biz de ciğerinizi
çürümüştür birinin dışı , bir diğerinin içi
çoğul yalnızlıklar geçirmiştir biri
tekil çokluklar almıştır ö'teki.
niceliğini kaybetmiştir duygular birinin elinde
bir diğeri hala daha yol gözlemede..

sizin hiç yüreğiniz sızladı mı gerçekten ?
kıyabildiniz mi o size ağlayan gözlere baka baka ?
dans edebildiniz mi gerçekten ?
onun dudaklarını öpen dudaklarınız
gerçekten aşık değilim diyebildi mi ?
bu kadar mı insan değildi karşındakiniz ?
bu kadar mı düşünmediniz?
ya martılara simit atarken ki mutluluğu?
ya galata önünü, ya hiç utanmadınız mı
gerçekten yırtarken o artık pes etmiş
sizi bırakmış hatıraları toparlamaya,
onlara ağlamaya sarılmaya giden çocuğun defterini parçalarken?

hangi kutsallara büründünüz kalp kırarken?
neyin davasını güttünüz?
kaç paraydınız?
para, iş diye koştururken satın alınsaydınız?
kaç paralıktınız ki paraladınız seven bir yüreği?
nasıl giydirdiniz matem elbisesini?
ne kadara mal oldu ?
peki siz neden sevemezsiniz?
neden ben yalnız öleceğim ajitasyonları ?
siz nasıl insan olacaksınız?
yoksa birde çocuk mu yetiştireceksiniz?
peki ya siz o size yaşlı bakan kara gözlere nasıl kıydınız?
bir çiğdem nasıl çatırdadı aynı zamanda?
bir anne nasıl kriz geçirdi?
eh be hiç mi sızlamadı yüreğiniz?
rodin mi yaptı sizi ?
siz nasıl bir malsınız ?
belki de şimdi nasılda böbürleniyorsunuzdur
siz insanlarla oynayabiliyorsunuz
şak şak !
siz onların duygularını lime lime edebiliyorsunuz
şak ve gene şak
demezler mi size bu döner diye ?
siz nasıl insanlarsınız ?

lafım bize. bedeller peşin ödenmiştir.
müsterih olunuz.
yine olsa yine bağırınız
O! O! ve O!
yokluk ve varlık
sizin kaybettiğiniz sadece O!
onun kaybettiği ise insanlık

11 Şubat 2008 Pazartesi

lethe unutuşu ve çilekler üzerine troyka

I.

Ceplerini yokluyordu çocuklar
Hiç bir şey kalmamıştı, hissedilecek hiç bir şey yoktu
Ve bir melek nidası duyuldu nehrin orta yerinden.
Bir delta ovasına baş kaldırmıştı alüvyonlar
Cesetler birikiyordu, sürüklenen lethe'den

II.

Dahilerin kendini unutuşa bıraktığı alacakaranlık kuşağı
-ki saçlarına dolanırdı, eski korsan kılıçları gibi amansızca
Adı geçince ruha sarılıp ağlardı beden, nefesler nefesleri tutardı.
ve tutardı nefesler nefesleri, beden ruha sarılıp ağlayınca

III.

Ondan sonra kitapsız bir elçi olurdu gözyaşı aşka
Biz gibi çocuklar çilek tarlalarına girmeye çalışırken yaralanırdı
Lethe de temizlerlerdi yaralarını, sonra unuturlardı.
Böylece defalarca kanarlardı.
Tabi ya yoksa siz çilekleri gerçekten kırmızı mı sanmıştınız?

10 Şubat 2008 Pazar

ressam inadı

Boyar eller sonbaharı mora, sarıya inat

Ressamları sever gönüller, ressamlara açılır kayboluşlar

Ve boyanır Kış siyaha, ressamların yamuk elinde, beyaz a inat

Açılır gönül pencereleri ortaçağ şövalesine.-ki kanatır ebruna

Batırır fırçasını. Yamuk parmaklarından titreşimsiz tezhiplere sokarak kanları

İnce ince işler onları,-acımasızca paha biç ve sat-

Satar onları beş para etmez ıslak deliklere sıvar canları


Bir bas bariton ağıt düzerken baharı boyayan ellerdir

Baharı da boyar kırmızıya, yeşile inat

Biraz pimsiz bomba huzuru, biraz ateş soğukluğu eklenir

En davudi tonlar skalada gezinir. belki egzistansiyalist bir sanat

Hatta Biraz dışa güdümcü, azıcık rom-antik bile denilir


Martılar siyaha boyanır, simitler gökkuşağı

Şapkaları ters geçirilir, Kadıköy Eminönü arası

Ressamlar dolanır, dünyanın ayağına, ayaklar boyanır

Eller ellere dolaşır

Saçlara bir nefes değer, bir dilek tutulur iki dudak arası

Ve öpüşürken fırçalar, kaos skalasına batırılır

Herkes bilir o tinerin yoğun kokusunu,

Boyanın iki dirhem bir çekirdek ayrışmasını


Çok çektiklerini iddia edenler,

kendinizden olmasa da

Hayatlarınızdan da büyük aşklarınızı

alıp tema yapın

Bir kerecikte siz küçümsemeyle bakın hayata

Reng-i ahenk bir cümbüş berisinde sırat

Biçare maşuka bil ki kurur sarmaşık, ne zaman dolandığı olursa mefta

Boyar eller yazı mateme, yüzme bilmeyene inat!

08 Şubat 2008 Cuma

aitlik

eğer bir yere ait olduğunu hissedemiyorsan
bana gel, beni al-danış, sen bana aitsin..
ama ait olduğun yerden kaç kaçabiliyorsan.
sana diyorum, git artık çilen bitsin.

ve sensino
suallerin tükenmez bunu bilesin.
sana yardımcı oluyorum işte her zaman ki gibi
çünkü çok net biliyorum ki sen bana aitsin.
ne oraya ne buraya
arada sıkışmışlığa
yani benim bulunduğum konuma aitsin.

kaç kaçabiliyorsan.
fırsat senin
sana kutsal kaseler vadetmiyorum
ne etim ekmek ne kanım şarap
ben öpücüklerle yakalanmıyorum

anla artık sensinom
anla artık aşık olduğum insan evladı
ben lime lime soyunurum
yeter ki sen ait olduğun bu yerden git
aitliğin mutluluğu kalmadı
ait olduğun bataklıkta çiçekleri ben suluyorum
sen arkana bakmadan git.
hiç yoktan bir avuç sahte mutluluk doldur ceplerine
kurtulsun bari birimiz. yoksa ben ölüyorum

07 Şubat 2008 Perşembe

Anladım bu gece de kaçışlarla geçecek

Aslı keremden, Leyla mecnundan

Kuzu kasaptan kaçacak

Biz ise çocukluğumuza ebelenecek

Sıranın bize gelmesini dileyeceğiz

Çok vakit geçecek, peşinen zaman alacak


Bu gece bizi o mavi geceler kovalayacak

Mavi geceler bizi bu akşam kovalayacak zindanından

Kimse olmayacak kirli çamaşırlarımızı kovalayacak

Bir çocuk doğuracağım korteksimden ve kova burcu olacak.

Yaşlanan kalbimi ovalayacak

Kalbimle beynin derbisinin biletlerini kara borsaya sunacak.

Eminim çok ahlaksız ve bir o kadar da benim oğlum

Olacak


Gibi düşüncelerden kaçacağım bugün.

Kendime bir kova kiralayacak

Ve içinde sonsuz okyanuslar oluşturacağım

Köpüklerden adalar yapacağım

Sandıklarımı oraya koyacağım


Birde bakmışsın parmaklarımı sokmuş 20 000 fersah altında kovanın

Denizaltılar yapacağım. Jules Verne ile 5 çayını kaçıracağım.

Kovana çomak sokup arıları rahatsız eden o çocuğu yad edecek

En güzel şarkının yankılarını boş kovanlarında kurşunların

Yakalamaya çalışacağım.

Buna da alışacağım

Çocukluğumun beni yakalamasına müsaade ettim

Hepiniz şahidimsiniz. Çocukluğuma da alışacağım.

Bu gece de kaçamadım.

Hangi masalımın kovalanmış kralı çocukluğumun başına

Kaç altın koyacak.

Hangi kahraman beni çocukluğumdan kurtaracak

Gördünüz ya siz de ben kaçamadım.


Sensino sen kaçar mısın benim yerime de?

Kaçmalara alışkın bünyenden özel ders talep ediyorum

Ben ebelendim. Bir kere de sen ebe olur musun benim yerime?

Sensino ben bu gece çocukluğumca tuuklandım.

Artık idamımı talep ediyorum.



Bu gece kaçışlarla. Kovalamalarla eşleşti

Hepinize çelik ayna.

' git

Kırıntıların üzerinde uyumak rahatsız eder beni

Ne olur öyle bir git ki kırıntın bile kalmasın

Rüyalarımı taciz etmekten vazgeç temelli

Temelli git gidebiliyorsan.

Öyle bir git ki prizmanın öteki ucunda bir gökkuşağı olayım

En ucuzundan herhangi bir insanda bir oda satın alıp

Azıcık kendim olayım.

Yani öyle bir git ki

Kendim olayım…

batıllara saplanan ölü doğrular derneği

O yaşlı amcanın batılları vardı.

Bir gün geldiler ve batıllarının üzerine işediler.

Dediler ki “amca bak”

Gökkuşağının altında bir küp altın yok.

Artık gökkuşağının altın’da altın misali parlak oğlanlar var

O yaşlı teyzenin batılları vardı.

Bir gün geldiler ve batıllarının üzerine işediler.

Dediler ki “teyze bak”

Merdiven altında uğursuzluk yok

Artık merdiven altlarında bol dum’anlık fuhuşlar,sevgiler var.

O adamların batılları vardı

O adamlar ki çoban mis’alini bilmeyen

Yalancı peygamberler

Her türlü çocukça duygulara işeyen.

O adamların batılları kendileriydi

Yanlış varolmadı, doğru ise artık yok.

6

Bir gün O na bakarken yakaladım kendimi.

İşte dedim ki tam şiir yazılmalık birisi.

Satırlarca ona şiir düzmek istedim

Yazacak yazacak ve yine yazacaktım ama geç fark ettim

Ona daha önce çok defa yazılmıştı.

Benden 6 satırdan daha fazlası çıkmamalıydı.

mahzen

Karanlık bir mahzene adım atar gibi hissediyorum

Ne zaman duygular den’izinde bir yelkenli kiralarsam

İ’zinde ilerlemeye çalışırken yakalandığım fırtınaları içten içe

-biliyorum

Ve her seferinde ki hüsranlarımı anlatmaya kalkarsam

-Ki seferlerimde yiten tayfaların Zinde olmaları bir şeyi değiştirmiyor

Bu bir destan olur. Nineler çocuklarına anlatırken duygulanır akşam

Ve o destanda ne ölümü yenmeye çalışan bir gılgameş, ne bir enkidu.

Anlıyor musun? Bu şiirleri arabesk bulan ve statünün kıy’afetini hazırlayan

Adımlarımı dikkatli attığım bir kar’anlık Duygular mahzeninde

Yön hissiyatımı kaybetmiştim. Yön hissiyatımda karanlığa karıştı

Ve bir adım ileri her zaman ki gibi. Karanlığın buğusu üzerimde.

Kanıma karışıyor siyahın tüm tonları. Gözüm görmemeye alıştı.

Seslenmek istediklerim var hala. Sorumluluklarım var.

Sorumluluklarım karanlığıma ters aslında.

Hep demişimdir.

Kahvenin soğuk olması kahve olduğu gerçeğini değiştirmez.

Diyecekler. Bana hep derler zaten. “ne alaka”

Karanlıkta böyle bir şey işte. Kahve gibi. Mırra misali.

İlerliyorum göremesem de. Ayrı yazılan “de” eki gibi

Hep ait olduğum yerden bir öteye atılıyorum.

Karanlığın ortasında duygular mahzenindeyim şimdi.

Elimi atıp körlemesine yapışıyorum bir duyguya.

Onunla ne yapacağımı bilemiyorum.

Oynayıp kurcalıyorum. Yeni oyuncak almış çocuk misali.

Islak yapış yapış, bir yerlerime yapışıyor bu duygu

Kurtulamıyorum

Çıkmıyor çıkartamıyorum. Artık korkuyorum.

Duyguların karanlık mahzeninde öyle ürkmüş ve yapayalnız

Bir başka duygu daha hayal bile edemeden

Kalakalıyorum.

04 Şubat 2008 Pazartesi

küçük prens'e ve mavi pelerinine


Hangi masalın prensiydi kimbilir

Ruhundan arta kalanları süpürürken

Yaşayamadıklarının yaşattığı bir tren kazasında

Lime lime soyunurken

Olmazlarının olduğu o çıkmaz sokağın başına geldi.

Hangi günahının yan etkisiydi bilinmez

Güzel yalanlar fısıldıyordu sokak ona.

Çıkmazlığın ardındaki ma’sallar su geçirirdi.

Prens adımını attı, exupery nin kaleminin bittiği anda

Aşka bir kez daha kanamaya, muayyen bir gündü.

Error veren bir mavi ekran, mavi prens.

Pelerinini savurarak yaralarının üstüne

Dik görünmeye çalışsa da

-Babasızlık onu böyle yoğurdu nitekim.

Adımlarını attığı yosunlu taşlardan ka’yarken

Birden yerin dibine göçtüğünü hissetti.

Sok’ak değildi.

Bitmiş ve gitmişti.

Denizler altında nerden baksan 20000 fersah derindeydi

Rakımı –sek olsun- -666.666 idi.

Dibinde bir korsan hazinesi

Er sandığı

Açılınca bir kukla

Vantroloğun terk ettiği

hayatın fırtınalarında kayıp ve ayıp.

Karışırken tuzlu suya.

Adını maşuka koydu..

Exupery duymasındı aman duymasında. O ka’deri(si)ni yüzmüştü.

Pelerinin arasına soktu. Kuklasını.

Onun sessiz sinema oynayacak, sessiz ve suskun bir aşk yaşayacaktı.

Ölüm ile aldatıp, cinayet ile grup yapacaktı.

“Gel!” diye emir duydu. Pier şemsiye den

Geldi. Yudumlarken zehir dolu şarabı. Bir gülümseme vardı sessiz kuklasında.

Kukla

Sessizliği ile emretti

“git”

Şemsiye düzeltti

“öl!”

tek geceliklere...

Gecelik yaşıyoruz demiş olmalı mutlaka şairin teki
Şairler her şeye bulaştıkları gibi buna da el atmalı
Onlar bilirler her şeyin iyisini. Nefesleri kokuyorsa ve bitliyse saçları
Sırf idealleri için yaşadıklarından. Şairin fakiri, rakının seki.

Hiç birisi el atmadıysa çok ayıp olur gecelik yaşamalara
Bütün gün biriken havuzun liselilere dert olan problemi bu oysa
Ego dürbününden bakarken aşklara, olaylara
Kaçırmazlar diye umuyorum bu gecelikleri.

Pelesenk ettikleri aşkların barlarda 5 dklık oynama merasiminden sonra
Bir biradan daha hızlı tüketilmesine mutlaka bileyledikleri satırlarında
Bir yer açmışlardır. Onlar hiçbir şeyi kaçırmazlar zira.
Birbirlerinin her hatasını, zaafını bilirler. Bunları da bilecekler illaha

Kim nerede kiminle.
Lisede oynadığımız hafifmeşrep bir oyundan ziyade.
Artık onların mısralarında, oturma odalarında.
Dost meclisinde, hem de uyaklıca.

Aç pencereni ve güneşe bak ramses misali.
Bilirim firavundur. Ama aşka zalimlik etmemişler hiç değilse
Değil mi ?
Yoksa ben de mi yanlış biliyorum ?
Geceye indirgenmiş, fuhuş giyinmiş aşkları küçümsüyor muyum ?
Kızmıyorum sakın yanlış anlamayın beni.

Kızarsam yanaklarım al al olur ve belki beni de görürler
Benimkisi sağlam kalsın aşk, belleseler de senin ebeni
Bellek’leri ortaçağdan beri.
Hangi veba’lı kuyusundan çıkmış bilemem.
Ama bildiğim bir şey varsa
Gecelik yaşıyoruz demiş olmalı mutlaka şairin teki…
Ve ego konuştu :
“ ben bataklıkta açan bir çiçek gibiyim”
Soru :
“ peki benim kendimi her gelen arıya içimdekileri koşulsuz sunmamam daha iyi değil mi sence de?”
Cevap:
“anlamadım”
Cevaba cevap :
“ben de”

gezgin...

Bir gezginin masalını anlatacağım size
Sodom ve gomorra dan gayya kuyusuna
Bir çok defa tökezlemiş tökezlemesine
Ama yakındım ben ona, uykusuna.
Yakındım rüzgarlı havada kumlarda bıraktığı ize.

Ve yakındım ona hiç olmadığı kadar size
Ağlasa sesini duyardım mısralarında. Dokunabilirdim usuna
Hemde us’ulcana. Sakince..
- sanki kapısına bardak dayamışçasına
Anlıyordum. Anlamasına ama bir şey diyemiyordum ona

Anlamasına anlıyordum cidden
Ama neden anladığımı anlayamıyordum.
Bir iki kez tökezledi demiştim ya önceden.
Gerçeği gizledim
Hem de olduğu gibi sizden
Onu tökezleten bendim.

Yakındım rüzgarlı havada kumlarda bıraktığı ize.
Ve bazen gördüm onu itiraf etmeliyim.
Karanlık bir yerden, sır’lı, a’sırlı bir camın gerisinden.
Galiba çok şaşırdığım bir şeyi söyleyebilirim size
Evet kesinlikle söyleyebilirim
Bunu dedim ya çok mühim şeyler beklemeyin benden
Benden.
İkimizin de ben’i aynı yerde.. afiyet üzerinize.

Size çok bir şey beklememenizi söylemiştim.
Ona ben yakındım. Ve onunla alakalı şeyler sizin ilginizi çekmez.
Cafcaflı hayat hikayeleri gerek size bilirim.
Beyaz camda tecavüz hikayeleri mutlu eder.
Onlardan bize sıra gelmez.
Bizim gezgini ne edeceksiniz siz ?
Onun kaosunu ve sis perdesini ne edeceksiniz?
Nasıl intihar ettiğini ?
Nasıl seveni sevmediğini. Sevdiğinin ise sevmediği gezgini..
Gayya’ya kaçarken sodom ve gomorrodan
Beni görüp nasıl tökezlediğini.
Dikenli tellerimi.
Ara ara yakaladığımı onu.
Ama benim yine önüme geçtiğini.
Son olarak şunu söyleyeyim size
Artık uzağım ona. Bilin onun kalbimde çok güzel bir mezar seçtiğini
Artık sadece
Yakındım rüzgarlı havada kumlarda bıraktığı ize.